anasayfa arrow tarih arrow "Bunu Anlatmalısınız" 1939-1945 Avrupa Soykırımları - 3. Bölüm

Arama

Sağlık

baş ağrıları

Seçme Galeriler

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

saat

"Bunu Anlatmalısınız" 1939-1945 Avrupa Soykırımları - 3. Bölüm PDF Yazdır E-Posta
Yazar Yunus Emre Sezgin   
08 05 2007

Resim Yok        "Yaşayan Tarih” siyasal bildiriler, anababalara ve halka yönelik bilgilendirme malzemesi, okullara, üniversitelere ve araştırma kurumlarına yönelik yatırımları kapsamaktadır. Yazı ilk elde YETİŞKİN KİŞİLERİN okuması için yazılmıştır. Çocukların, eserin içindeki bazı resimleri görmesi, yazıları okuması SAKINCALI olabilir.


II. Bölüm



Baskı ve Takibat


        Naziler Yahudileri Almanya’da yönetimi ele geçirmiş olmakla suçluyordu. Nazilerin Alman Yahudilere karşı hazırladıkları planların gerçekleştirilebilmesi için, onları,tüm normal toplumsal faaliyetlerden uzaklaştırmaları gerekiyordu. 1933 yılı nisan ayı başlarında parti ve hükümetin Yahudi dükkân ve mağazalarının boykot edilmesi yönündekiçağırısıyla bu işlem başlamış oldu. Boykot Alman halkı arasında geniş bir destek bulmadığından başarısızlıkla sonuçlandı. Naziler daha dikkatli davranmak zorunda olduklarını anladılar. Halkın aktif desteğini kazanmak ya da pasif onayını almak zorundaydılar. Naziler 1930’larda Yahudi yurttaşların yurttaşlık ve ekonomik haklarını kısıtlayan 400’ün üzerinde yasaçıkardılar. Almanya’da beş yıl süren bir gelişme, Avusturya’nın, 1938 yılı mart ayında Almanya’ya bağlanmasıyla (“Anschluss”) bu ülkede bir anda gerçekleştirilmiş oldu. Her iki ülkede Yahudi doktor, avukat, öğretmen, profesör ve şirket yöneticilerinin kendilerini ve ailelerini geçindirme olanakları ellerinden alındı. Yahudi öğ renciler ayrı okullara gitmek zorunda kaldı. Üniversitelerde Yahudi öğrencilerin derslere katılmaları yasaklandı ve Yahudi üniversite öğretim üyelerinin çoğu görevlerinden uzaklaştırıldı. Kimileri başka bir ülkeye göç etmeye çalıştı. Bunu başaranlar da Almanya’dan ayrılmadan önce tüm mallarını bırakmak zorunda kaldılar. Ayrımcılık sürerken Almanlar da, hükümetlerinin, Almanya’yı “Yahudilerden arınmış” bir ülke yapma çabasını
desteklemeyi veya bu çaba karşısında pasif kalmayı yeğlediler. Olayları protesto eden veya Yahudilere yardım etmeye çalışanlar parmakla sayılabilecek kadar azdı. 1940’da sürgünler başladığında Alman Yahudilerin Hıristiyan komşularıyla hemen hemen hiç ilişkisi kalmamıştı. Bu ayrılığın nihai sembolü 1941 eylül ayında yürürlüğe konan ve tüm Alman Yahudilerin ceket veya paltolarına, davut peygamberin yıldızını simgeleyen sarı bir yıldız takmalarını öngören bir yasa oldu.

        Nazi altını sorunu:
        Soykırımı sadece fiziksel bir yok etme değildi. Aynı zamanda tarihin en geniş çaplı ve en iyi planlanmış soygunuydu. Alman devleti 1930’ların başından sonuna kadar, Yahudilerin sanat eseri, mücevher, bebek arabası, taşınmaz mal ve ailenin değerli eşyaları gibi özel kaynaklarına el koymaya yoğun bir şekilde devam etti.Devlet büyük Yahudi şirketleri ve bankalarına da el koydu. Yahudilerin kimisi ekonomik kaynaklarını dış ülkelere, ilk elde ‹sviçre’ye aktararak bu kaynakları kurtarmaya çalıştı. Bu kaynaklar nakit para, sigorta poliçesi, değerli metaller ve mücevherden oluşuyordu.  
        Almanlar Polonya’daki imha kamplarına sürülen insanların her şeylerine el koyma konusunda çok titiz davranıyorlardı. Giysi, takı, ayakkabı ve gözlük gibi üstlerinde bulunan her şeye kampa varır varmaz el konuyordu. Bu eşyaların çoğu Alman halkı tarafından kullanılmak üzere Almanya’ya nakledildi.
        İnsanların vücutlarından bile yararlanılıyordu. Kadınların saçları gaz odalarında öldürülmeden önce veya sonra kesiliyor ve saçlardan,örneğin denizaltı mürettebatına çorap veya battaniye yapılıyordu. Altın dişler sökülüyor ve altın olarak kullanılmak üzere eritiliyordu. Yakılan cesetlerden arta kalan kül toprağı besleyici malzeme olarak kullanılıyordu.
        Yağmalamanın ne denli büyük olduğunun itiraf edilmesi için günümüze kadar beklemek zorunda kaldık. Bu açıklamalar üzerine aralarında ‹sveç de olmak üzere, birçok Avrupa devleti, ölümden kurtulan Yahudiler ve onların aile bireylerine ödenecek tazminat konusuna açıklık getirmek üzere devlet bünyesinde araştırma komisyonları kurdu. Batı Almanya dünyanın değişik yerlerinde yaşayan birkaç yüz bin kişiye tazminat ödedi. Ancak komünist rejimin egemen olduğu Doğu Avrupa’da yaşayanlara hiçbir tazminat verilmedi.
        “Bugün eski sekreterimle karşılaştım. Miyop gözleriyle bana uzun uzun baktı ve sonra kafasını başka yöne çevirdi. Midem öyle bulandı ki mendilime tükürmek zorunda kaldım. Bir kez hastalandığında bana gelmişti. Daha sonra kendisini sokakta gördüm. Erkek arkadaşı terketmişti kendisini, işsiz ve parasızdı. Sorumluluğunu üstlendim, yıllarca okuttum ve kendisine son ana kadar muayenehanemde çalışma olanağı sağladım. Şimdi öyle değişmiş ki, bana, kendisini sokaklarda yaşamaktan kurtarmış olan bana, selam bile veremiyor.”
                                                       Yahudi Doktor Hertha Nathorff'un Günlüğünden, 9 Ekim 1935
        Yahudi işyerlerine karşı terör:
        Nasyonal Sosyalist Parti Yahudilere ekonomik açıdan zarar verme konusunda ilk girişimini 1933 yılı nisan ayında yaptı. Başvurulan yöntemlerden biri Hitler gençliği’ne bağlı çocukların Yahudiler'in dükkânlarına “uyarı” bildirileri yapıştırmalarıydı. Yahudi doktor, avukat ve ticarethanelere karşı Almanya’nın her yerinde bu tür eylemler düzenlenmeye başlandı.
Resim Yok        Doktor Hertha Nathorff 1933 yılı nisan ayında gördüğü bir olayı şöyle anlatıyor: “O gün kalbime kızgın demirle kazındı. 20. yüzyılda nasıl böyle bir şey olabilir? Genç yaşta erkek çocukları, ellerinde “Yahudilerden alışveriş yapmayın!”, “Yahudi doktorlara gitmeyin!”, “Bir Yahudiden alışveriş yapan haindir!”, “Yahudiler yalancılık ve sahtekârlığın temsilcisidir!” yazılı pankartlarla Yahudilere ait tüm dükkân, avukat bürosu, doktor muayenehanesi ve dairelerin önüne dizilmişlerdi. Doktor tabelaları kirletilmiş, bazıları da tahrip edilmişti. Halk durmuş, bakıyor ve ses çıkarmıyordu. Benim tabelamı boyayıp apatmayı unutmuş olsalar gerek. Herhalde çok büyük bir tepki gösterirdim. Bu gençlerden biri evime ziyarete geldiğinde gün epey ilerlemişti: ‘Burası Yahudi firması mı?’‘ Burası firma değil. Doktor muayenehanesi’ dedim: ‘Hasta mısınız?’
        Aynı günün akşamı arkadaşlarımla Hohenzollerdamm’daydım. Üç çifttik ve hepimiz doktorluk yapıyorduk. Arkadaşların, en hafif deyimiyle, moralleri çok bozuktu. Arkadaşlarımdan biri olan Emil bizi inandırmaya çalışıyordu: Birkaç gün içinde geçer. fiu sözleri söylerken neden snirlendiğimi anlamıyorlardı: Bunun yerine bizi öldürselerdi keşke. Amaçladıkları psikolojik ölümden daha insancıl olurdu… Ancakiçgüdüm daima haklı çıkmıştır.

Segerstedt

        Nazi Almanyası’nı eleştiren kişilerin başta gelenlerinden biri Göteborgs Handels- och Sjöfartstidning gazetesinin yazı kurulu başkanı, gazeteci Torgny Segerstedt’ti. Torgny Segerstedt İsveç’in uyum politikasını sert bir şekilde eleştiriyordu. Yazılarında hiciv önemli bir yer tutuyordu. Aşağıda 27 şubat 1936 tarihinde “Bugün” başlıklı köşesinden tipik bir alıntıya yer verdik.
        “Aralarında ünlü Oxford da olmak üzere birkaç İngiliz Üniversitesi Heidelberg Üniversitesi’nin 550. yıl kutlamalarınaherhangi bir temsilci göndermeme kararı aldı.
        Bu kutlama törenine İsveç Üniversiteleri ve yüksek okulları da davet edildi. Bu kurumlar İngiltere’deki kardeş kurumların soğuk tutumunu benimsemediler. Alman üniversitesini bugünkü gelişim aşamasında kutlamak amacıyla Almanya’ya temsilci gönderme konusunda hiç tereddüte düşmediler.
        İngiliz üniversiteleri, kafalarını, - eğer iftira değilse - Almanya’da şu anda yönetimde bulunan rejimin her türlü bilimsel araştırmanın temellerini ortadan kaldırmış olması, gerçekleri önyargısız bir şekilde arama ilkesini yok etmesi gibi önemsiz bir ayrıntıya takmışlar. (…)
         İngiliz bilim adamları törene katılıp, bu akımı alkışlamayı reddettiklerinde, araştırma dünyasının temel özelliklerinden biri olan bir ruhla, kendilerini büyük görme ruhuyla hareket etmiş olmaktadırlar. (...)
        İsveç’teki üniversitelerimizin İngiliz meslektaşları gibi dar görüşlü olmamaları insanı çok rahatlatıyor.”
Resim Yok
        Nazi Almanyası’nın Yahudilere karşı giriştiği operasyonlara İsveç gazeteleri 1933’ten savaşın sonuna kadar sık sık yer verdi. İsveç kamuoyu olaylar hakkında sürekli olarak yeterince bilgi edinme olanağına sahipti. 


        “Yahudiler” okullardan uzaklaştırılıyor:
        1933’ten sonra Yahudi öğrenciler sistemli bir şekilde Alman okullarından atılmaya başlandılar. Fotoğrafta Nazi ideolojisi dersinde aşağılanan iki Yahudi öğrenci görülüyor. Tahtada “Yahudiler en Resim Yokbüyük düşmanımızdır, kendinizi Yahudilerden koruyun!” yazıyor. Birkaç Yahudi kız öğrenci 1930’larda okullardaki Nazi ideolojisinden nasıl etkilendiklerini şöyle anlatıyor: “Alman okullarında fazla öğrenci yasası Berlin’in banliyölerinden biri olan Rangsdorf’taki tek Yahudi çocuk olan genç Hilma Geffen-Ludomer’in hayatında büyük bir değişikliğe yol açtı. ‘İyi komşuluk ilişkileri aniden bozuldu… Birden bire hiç arkadaşım kalmamıştı. Hiç kız arkadaşım yoktu artık ve komşular bizle konuşmaya korkuyorlardı. Ziyarete gittiğimiz komşularımız bize şunları söyledi: ‘Buraya gelmeyin bir daha. Korkuyoruz. Yahudilerle görüşmemiz yasak.’ 1933’te on bir yaşında olan ve Nürnberg’de oturan Lore Gang-Salheimer babası Verdun’de askerlik yaptığı için okuldan atılmadı. Buna karşın Yahudi olmayan çocuklar ona şu sözleri söyleyebiliyordu: ‘Okuldan eve seninle beraber gidemem artık. Seninle birlikte görünmek istemiyorum.’
        Martha Appel ‘Nazi yönetiminde geçirdiğimiz her gün, komşularımızla aramızdaki mesafe biraz daha arttı. Aramızda yıllardır sıcak ilişkiler olan dostlarımız, artık bizi tanımazlıktan geliyordu. Birden bire farklı olduğumuzu keşfettik.’”
        9-10 kasım olayları
        7 kasım 1938 sabahı Paris’teki Alman Büyükelçiliği’nde görevli sekreter Ernst vom Rath on yedi yaşındaki Yahudi Herschel Grynszpan tarafından vuruldu. Grynszpan’ın anababası on binlerce Polonyalı gibi bir hafta önce Almanya’dan sürgün edilmişti. Grynszpan Almanya-Polonya sınırındaki bölgeye sürülen ve hiçbir vatanı olmayan anababasının zor durumunu bu eylemle protesto etmekteydi. Vom Rath aldığı yaralar yüzünden daha sonra ölünce Propoganda Bakanı Joseph Goebbels basına talimat verdi ve cinayet suçunun Alman Yahudilere yüklenmesini istedi. Bunun sonucunda çağdaş dönemde Avrupa’da görülen en büyük ve örgütlü pogrom meydana geldi.
        9 kasım’ı 10 kasım’a bağlayan akşam ve gece Almanya’nın değişik yerlerinde yüzlerce sinagog yakılıp yıkıldı ve Yahudilere ait binlerce dükkân tahrip edildi ve yağmalandı. Yahudi mezarlıkları saldırıya uğradı, yüzlerce Yahudi öldürüldü ve onbinlerce Yahudi toplama kamplarına kapatıldı. Nazi rejimi olayların suçunu Yahudilere yükledi ve Yahudi örgütlerini devlete bir milyar mark ödemek zorunda bıraktı. Sigorta şirketlerinin ödediği tazminatlara el konuldu ve Yahudi esnaf tahrip edilen yerleri düzene koymak ve “caddeleri eski durumuna getirmek”le yükümlendirildi.
Resim Yok
        Berln, 10 Mayıs 1933, Üniversite öğrencileri Yahudiler'in ve başkalarının yazdığı yasak kitapları yakıyor.

Gettolar Oluşturuluyor


        Ortaçağda Yahudiler, şehirlerde, genel olarak ayrı mahallelerde yaşıyorlardı. Bu mahallelere 16. yüzyılın başlarında getto adı verilmeye başlandı. Almanya’daki gettolar 19. yüzyılda Napolyon Savaşları sırasında yıkıldı. İkinci Dünya Savaşı’nın 1 eylül 1939’da başlamasından sonra Naziler Polonyalı Yahudileri, evlerini terkedip şehirlerde özel bölgelere taşınmaya zorlayan kuralları yürürlüğe koydular. İlk gettolar 1940’ın başlarında kuruldu ve kısa bir süre içinde Polonya ve Doğu Avrupa’da küçüklü büyüklü yüzlerce getto oluşturuldu. Gettolaşma insanları bir yerde toplama ve yığma işleminin başlangıcı oldu ve bu toplama faaliyeti Soykırımı’na giden yoldaki ikinci adımı önemli ölçüde kolaylaştırdı.

        SS Güvenlik fiefi Heydrich’in Yahudilerin nasıl toplanacağına dair direktiferi, Eylül 1939
        Yahudiler daha kolay kontrol edilebilmeleri ve daha sonra başka yere götürülebilmeleri için şehirlerdeki gettolarda toplanacaktır. En acil görev kırsal kesimdeki Yahudi tüccarların oralardan uzaklaştırılmalarıdır. Bu görevin önümüzdeki üç dört hafta içinde yerine getirilmiş olması gerekir. Yahudiler kırsal kesimde ticaret
yaptıkları sürece, birliklerin erzak sağlama olanağını güvence altına almak için, hangi Yahudilerin yerinde kalacakları konusunda Wehrmacht’la uzlaşma yapmak zorundayız.Verilen direktişer şöyleydi:
        1. Yahudiler mümkün olduğu kadar kısa zamanda şehirlere taşınacak.
        2. Yahudiler Almanya’dan çıkarılacak ve Polonya’ya götürülecek.
        3. Kalan Çingeneler de Polonya’ya götürülecek.
        4. Yahudilerin Alman topraklarından yük trenleriyle sistemli bir şekilde uzaklaştırılmasına…
Resim Yok

        Polonya’daki Lodz gettosunda “ari” bir sokağın üzerine inşa edilmiş bir üst geçit. Gettolardaki Yahudilerin dış dünyayla hiç bir ilişkilerinin olmamasına büyük özen gösteriliyordu. Bu nedenle büyük gettolarda bazen büyük “ari” caddeleri tarafından bölünen mahalleler arasında bu tür köprülerin kurulması gerekiyordu. Köprüdeki sıkışıklık gettodaki koşulları yansıtıyor: çok küçük bir alanda çok sayıda insan.
        “Güneşli ve güzel bir gün. Litvanyalıların kapattığı sokaklar hareket halinde insanlarla dolu.(…) Biraz sonra gettoya taşınmanın ne demek olduğunu farketmeye başlıyoruz. Ortaçağdan bir görünüm - sırtlarındaki ağır yükleri taşıyan bitkin, simsiyah bir insan kalabalığı. Yakında sıranın bize geleceğini seziyoruz.. Binadaki kargaşadan, eşya çıkınlarından ve insanların umutsuz ve çaresiz hallerinden anlıyoruz bunu. Eşyalarımın ortalığa dökülmüş olduğunu görüyorum. Ne zamandır kullandığım ve sevdiğim eşyalarım (…) Kadın çıkın yapılmış eşyaların ortasında durmuş, şaşkın şaşkın bakınıyor. Ne yapacağını bilmiyor. Bir yandan ağlıyor bir yandan ellerini ovuşturuyor. Birden bire çevremdeki her şey ağlamaya başlıyor. Her şey ağlıyor.”
                                      13 yaşındaki Yitzchak Rudashevski'nin günlüğünden, Vilnius, 6 Eylül 1941
Resim Yok

        “Bugün 13 ekim pazar. Üzerimde garip bir etki yarattı bu pazar günü. Varşova’nın (…) banliyölerinden 140 000 Yahudinin evlerini terkedip gettolara taşınmakzorunda kalacakları belli oldu. Tüm banliyölerdeki Yahudiler boşaltıldı. Getto mahallesinden 140 000 Hıristiyan taşınmak zorunda kalacak.(…) Bütün gün boyunca insanlar mobilya taşıdı. Yahudi derneği hangi sokakların gettoya dahil olduğunu öğrenmek isteyen insanlarla kuşatıldı.”
                                                                    Varşovalı Tarihçi, Emmanuel Ringelblum, Ekim 1940

Getto'da Yaşam


Resim Yok
Almanların 1939’da Polonyayı işgalinden
sonra Yahudiler kimliklerinin belli olması için
Davut peygamberin yıldızını yakalarında taşımak
zorunda kaldılar. Varşova’da bu yıldız, kola
takılan beyaz bir kurdele üzerine işlenmiş ve
mavi renkli olacaktı. Fotoğrafta görülen yaşlı
Yahudi Varşova gettosunda kolalı kurdele
satarak hayatta kalmaya çalışıyor. Fotoğraf
19 eylül  1941 tarihinde kara kuvvetlerine
bağlı Alman Çavuşu Heinrich Jöst tarafından çekildi.
 
        İlk gettolar 1940 yılında oluşturuldu. 1942’nin başında Polonya ve Doğu Avrupa’nın çeşitli yerlerinde büyüklü küçüklü yüzlerce getto vardı. Gettoların birçoğuna sadece yerel Yahudi nüfus değil Almanya ve Avusturya’dan da Yahudiler sürülüyordu. Alman Çingeneler de bazen Polonya’daki gettolara gönderiliyordu. Bu mahallelerdeki koşullar kısa bir sürede dayanılmaz bir hal aldı. Alman resmi kurumları toplumdaki normal “kurallar”ın gettolarda geçerli olmadığını kararlaştırmıştı. Gettolar birer ölüm tuzağı olmuşlardı.
        En önemli etkenlerden biri bilinçli olarak yaratılan aşırı sıkışıklıktı. En kalabalık getto Varşova gettosuydu ve burada 400 000’in üzerinde insan kalıyordu. Başka bir deyişle 1,5 m2’ye bir kişi düşüyordu. Tek bir odada on beş kişi ya da daha fazla insan kalıyordu. Kış mevsimlerinde yakıt bulmak o derece zordu ki bildiğimiz kömüre “siyah inci” adı verilmişti. Gettolarda oturanlar yiyecek bulmak için her gün büyük mücadeleler vermek zorundaydılar. Almanların Varşova gettosunda dağıttıkları günlük kalori miktarı ortalama 200 kcal’di. (Bugün İsveç hastanelerinde uygulanan diyet gıdası 1000 kcal dolayındadır.) Bu nedenle ölmemek için yiyecek kaçakçılığı yapmak bir zorunluluktu. Giysilerine yiyecek gizleyen kişiler Alman nöbetçiler tarafından genel olarak derhal kurşuna diziliyordu. Bu koşullar doğal olarak, ilk elde tifüs olmak üzere çeşitli salgın hastalıklara yol açıyordu.
        “Doğal” ölümler dramatik bir şekilde arttı. 1941 yılında Varşova gettosundaki halkın onda biri açlık ve hastalıklardan öldü. Yahudi doktor ve hemşirelerin ellerinin altında ilaç, yiyecek veya uygun lokaller olmadığı için hastaları tedavi etmek mümkün değildi. Bir doktor şöyle yazıyordu:
         “Aktif, meraklı ve enerjik insanlar ilgisiz, uyurgezer yaratıklara dönüşüyorlar. Sürekli yatıyorlar ve bir şey yemek veya tuvalete gitmek için bile kalkmaya güçleri yok. (...) Yiyecek aramak gibi fiziksel zorlama sırasında ölüyorlar. Bazen ellerinde bir parça ekmekle öldükleri bile oluyor.”
        Ortalıkta başıboş dolaşan, bir deri bir kemik kalmış binlerce kimsesiz çocuğa yardımcı olmak için gerekli hiçbir kaynak yoktu. Sokaklarda ölenlerin üzerlerine birer gazete kâğıdı konuyor ve toplu mezarlara götürülmeleri bekleniyordu.
        Bu koşullara karşın insanlar sürekli olarak “normal” bir yaşam sürdürmeye çalışıyorlardı. Öğrencilere ders vermek yasaktı ancak yine de eğitim düzenleniyordu. Lodz’da faaliyette olan 62330 öğrencinin gittiği 63 okul vardı. Lodz’daki David Sierakowiak gibi genç insanlar yine de öğrenim yapmaya çalışıyorlardı. 25 mart 1942’de günlüğüne şunları yazdı:
        “Kendimi çok hasta hissediyorum. Okuyorum, ama ders çalışamıyorum, onun için İngilizce sözcük öğreniyorum. Bu arada Schopenhauer’i inceledim. Felsefe ve açlık, aman ne bileşim!”
        Almanlar Polonya’yı işgal ettikten sonra yüzlerce sinagogu yaktılarsa da Yahudiler dini yaşamlarını sürdürdüler. Dinsel etkinlikler genel olarak yasaktı. Gestapo veya SS dinsel bir töreni keşfettiğinde, törene katılan Yahudiler çeşitli yollardan küçük düşürülüyor, hakarete maruz bırakılıyordu. Ateş açılıp öldürülmezlerse sakalları kesilir ve dua kitaplarına ve Sefer-Tora’ya işemeye zorlanırlardı.
        Özel Yahudi kitaplıkları ve halk kütüphaneleri Almanlar için önemli hedeflerdi. Polonya ve Doğu Avrupa’daki zengin ve yüzlerce yıllık Yahudi arşivlerine de el konuldu ve arşivler tahrip edildi. 1942’de gettolardan sevkler başladığında geride kalan kitap ve yazılar yakıt olarak kullanıldı. Getto halkı moralllerini düzeltebilmek için müzik, resim sanatı ve tiyatro gibi diğer kültürel etkinlikler de yapıyordu. Örneğin Lodz’da çocuklar için bir kukla tiyatrosu ve Varşova’da bir çocuk korosu vardı. Gettolarda konser ve tiyatro oyunları müzisyen ve oyuncular sürgün edilinceye kadar devam etti. Tarihçiler bu tür etkinliklerin tümünü bir çeşit direnme olarak nitelemişlerdir. Gettolarda, meydana gelen tüm olayları yazıya dökmenin gelecek açısından çok büyük önem taşıdığını kavrayan insanlar vardı. Kimisi günlük tutuyor, kimisi de gettodaki yaşam, Alman politikası ve tek tek işlenen suçlar hakkında sistemli bilgi ve belge topluyordu. Bunlar arasında Emmanuel Ringelblum gibi tarihçi, Varşova’da öğretmen Chaim Kaplan ve Kovno’da (Kaunas) hukukçu Avraham Tory vardı. Almanlar getto halkını ucuz, esir işgücü olarak kullanıyordu. Birçok getto savaş için gerekli olan üretimde önemli bir rol oynuyordu. Örneğin Varşova, Lodz, Bialystok ve Sosnowiec gettolarında hemen hemen tüm üretim askeri amaçlıydı. Ayrıca Yahudi işçi kullanarak zengin olmaya çalışan birçok Alman da vardı. Bu nedenle birçok Yahudi işin kendilerini ölümden kurtaracak yol olduğunu sanıyordu. Ancak er veya geç Nazilerin Yahudileri yok etme isteklerinin onlardan sağladıkları çıkardan daha ön
planda geldiğini görüyorlardı.

III. Bölümün Sonu

IV. Bölüme girmek için tıklayınız.


 

 
< Önceki   Sonraki >
eXTReMe Tracker